(hayali karakter) bilal saka'nın oluşturduğu bir ayakkabı tasarımcısıdır. erdal isminde birine göre son derece zeki ve yakışıklıdır.
domaini türkçe karakterli alamadığımız için kulluk.net olarak almamıza sebep olmuştur. belli mi olur bakarsınız memleketin en kaliteli bilgi platformu olur.
Gâvur, Türkçede Müslüman olmayan kişileri belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Osmanlı Devleti döneminde Farsça gebr sözcüğünden Türkçeye girmiş ve bu dönemde gayrımüslimleri, özellikle de Rumları nitelemek için kullanılmıştır.1856 yılında Osmanlı Devleti içinde ilan edilen ve Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan, hangi dinden olursa olsun herkesin birbiriyle eşit haklara sahip olmasını öngören Islahat Fermanı ile birlikte, Gâvur sözcüğünün de içinde bulunduğu pek çok küçük düşürücü kelime yasaklanmıştır.Sözcük Farsçadan ilk alındığında aşağılama ve hor gösteren bir anlam içermekteyken toplum arasında hızla yayılmış ve Arapça kâfir sözcüğü ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlanmış, hakaret güden anlamını büyük oranda korumuştur.Gâvur sözcüğü Türkçe üzerinden Balkanlardaki pek çok toplumun da diline girmiştir. Bu sözcüğe Bulgarcada Gyaur, Rumencede Ghiaur, Sırpçada ve Hırvatçada Kaurin, Arnavutçada ise Kaurr denmiştir.
saian'ın birkaç parçasında gördüğüm efsane beatmaker.
Scratch denen şeyi de ilk defa kendi yaptığı altyapılarda duydum. örnek için şunu dinleyebilirsiniz.
[embed_basic url=www.youtube.com/embed/mCg4ssPRk94]
cankurtaran ile kadırga semtlerinin kesiştiği alanda, bulunduğu mahalleye adını veren küçük bir cami.
nedendir bilmiyorum şöyle durup bi baktığımda içine doğru çeker.
mahallesini de kendisini de özellikle sessizlğinden dolayı çok severim.
bir akşam twitter'da arkadaşlarla cümle türetirken sürekli bu sözü yazmıştım. sonrasında da dergide yayınladım. geçenlerde twitter sayfalarının sözün altına nazım hikmet yazıp bizim derginin kapağıyla paylaştığını görünce şaşırdım. eskiden çalıyorlardı şimdi de başkasının adıyla paylaşıp sözü başkalarına mal ediyorlar.
25 dakika çalış 5 dakika dinlen şeklinde periyotlardan oluşan fazla şişirilmiş çalışma tekniği
Kırklar dergisinin devamı olarak görülen, sekizinci yılında 97. sayısıyla yayın hayatına son veren İtibar derginin kapandığını, derginin genel yayın yönetmeni İbrahim Tenekeci twitter hesabından şöyle duyurdu:

‘İtibar, ekim sayısıyla birlikte, sekizinci yılını doldurmuş oldu. Dergimizi 90. sayıda kapatacaktık, fakat son bir gayretle sekizinci yılı tamamladık. İtibar dergisi yolculuğunu nihayete erdirmiştir. 97 sayı boyunca dergimize emek ve eser veren herkese teşekkür ederiz.’
Ofissizler freelance çalışanların birbirlerini destekleyebilecekleri, zora düştüklerinde yardım alabilecekleri ve kendilerini yalnızlaşmış hissetmemelerini sağlayacak bir dayanışma ağı. Beyaz yakalı ve freelance çalışanların ortak mekan arayışı ile ortaya çıkmış ve bu kişiler arasında dayanışma sağlamayı hedefliyor.

Her çarşamba Dünyada Mekan’da ortak çalışma günü ve çeşitli etkinlikler düzenleyerek freelance çalışanları evden çıkmaya motive ediyor, sorunlara çözüm bulmaya çalışıyor. Haftalık toplantılar yapan grup tüm freelance çalışanları rutinini bozup evden çıkmaya, neleri nasıl değiştirebileceğimize birlikte karar vermeye çağırıyor.


kaynak
heybedar.com mağaza sayfasında bulunan dergilerin satışından komisyon almak için heybedar'a kaydolup satış ortaklığını etkinleştirdikten sonra profilinizde sizin için hazırlanan linki paylaşmalısınız. ayrıca gelirinizi profilinizden takip edebilirsiniz. sorularınız için buradan yazabilirsiniz.
zannedersem daha çok kuyumcu esnafı arasında kullanılan bir kelime. üzerinde taş bulunmayan yarı mamül niteliğindeki ürünlere verilen isim, taşıyıcı.

pırlantasız sadece iskelet-gövde haline deniyormuş.
(bkz:notre dame de sion) fransız lisesi öğrencileri tarafından çıkarılan fanzin. fanzinin müstehcen içeriğinden dolayı edebiyat öğretmeni Melike Koçak işinden olmuştur.
@twenycrows kullanıcı adıyla tanıdığımız kaliteli fotoğrafçı. unsplash ve instagram hesaplarını takip etmenizi öneririm.

aynı zamanda küllük'ün kapak fotoğrafı kendisine aittir.

web sitesi
porselen demlik kullanılmalı. su kaynadıktan sonra üzerine çay ilave edilip 20 dk beklemeye bırakılmalı.
bardağa önce su, sonra dem koyulmalı. tirebolu 42 nolu çay markasını öneririm.
'ilişkilerimizdeki tsunamilerin etkisini yatıştıran bir kızılay çadırı' (bkz:Murat menteş'in ruhi mücerred kitabından bir alıntı syf:69
Markopaşa, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayın hayatına başlayan Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan cuma günleri çıkan haftalık mizah dergisidir. Sabahattin Ali başyazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz da çizerliğini üstlenmiştir.Toplumcu ve gerçekçi halk mizahıyla, dudaklara tebessüm ettirirken düşündüren Marko Paşa, aynı zamanda da akıldan çıkmayan bir mizah anlayışıyla kuruldu. O dönemlerde adeta ana muhalefet gibi etki gösteren derginin yazarlarına karşı birçok dava açılmış, kimi sayılar toplatılmış ve hatta dergi ismindeki Paşa kelimesinden dolayı zamanın "Milli Şef"i İsmet Paşa ile alay ediyor diye kapatılmıştır. Bu tür olaylar yüzünden Markopaşa "Toplatılmadığı zamanlar çıkar" veya "Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar." gibi ibarelerle çıkardı. Kimi zaman yazarlar dergiyi elden dağıtmaya çalışmışlar, buna karşın çok sayıda satmayı başarabilmişlerdir ki derginin tirajı 60-70 binlere dek ulaşmıştır. O dönemlerde en çok satan gazetelerin tirajları bile 50 bini geçmemekteydi.Markopaşa kapatılınca sırasıyla; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler adları altında yeniden çıkarıldı.
Abdurrahman Ali Öncel yönetmenliğindeki iki aylık ters/düz edebiyat dergisi. Belli bir sayfadan sonra başınız dönebilir.
Kahveyi keşfeden Şazeli tarikatının kurucusu Ebu’l Hassan Şazeli’dir. Kâtip Çelebi’nin
rivayetine göre Şeyh Şazeli, 1258’de Hacc’a giderken yolda müridi Şeyh Ahmed ile
beraber sohbete daldıkları sırada kendisine verilen kahve çekirdeklerini kaynatarak
içmiştir. Bundan dolayı Şeyh Şazeli, kahveci esnafınca “pir” kabul edilir. Önce
Habeşistan ve Yemen’de, ardından Mekke’de ve Kahire’de tanınan kahve, Solakzâde’ye
göre Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferini takip eden yıllarda Müslüman tüccarlar
tarafından -Yemen, Cidde, Kahire ve İskenderiye’den geçerek- İstanbul’a getirilmiştir.

Gündelik hayatta tanınması ve yaygınlaşması ise Kanunî Sultan Süleyman devrinde
olmuştur (Emeksiz 2009: 123).
Kahvehaneler hiçbir devirde sadece bir şeyler içilip geçilen yerler olmamıştır. Satranç,
tavla, dama, piket, bezik ve türlü kâğıt oyunları, gençler arasında yüzük ve tuğra oyunları
buralarda oynanmıştır. Buralarda günlük, siyasal ve edebî sohbetler edilmiş, mahalleli
birbiriyle buralarda buluşmuştur. Boş zaman avcısı şeklinde de nitelenen kahvehaneler,
zamanla örgütlü eğlencenin satın alındığı kamuya açık ilk din dışı boş zaman işletmeleri
olmuştur (Emeksiz 2009: 135).



Mehmed Ali YILDIZ, “Beyazıt’ta Bir Kültür Ortamı: Küllük Kahvesi,”
Mavi Atlas, 4/2015: 96-107.
Taşraya yerleşmeye karar verdiyseniz öğleden önce o yerin bağlı olduğu adliye sarayına gidin.Kimse bir şey sormaz girin dolaşın.Tek tek duruşma salonlarının kapısındaki listeleri okuyun.Duruşma içerikleri açık açık yazar.Eminim o bölgeye bakışınız değişecektir.Doğusundan batısına her yer böyle.
İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda Boğaz, güneyde Marmara ile sınırlanır. Tek kara bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans döneminden kalma surlar ile sur yıkıntıları tarafından çepeçevre sarıldığından Suriçi diye anılır.
istanbul’un ilk harcını, isa’nın doğumundan yaklaşık 700 yıl önce, orta yunanistan kentlerinden olan megara’dan gelen bir grup kardı ve kalkedon’u, yani bugünkü kadıköy’ü kurdu. bundan yaklaşık 25 yıl sonra gelen ve başlarında kral byzas olan ikinci megaralı grup ise sarayburnu’nun olduğu yere yeni yurtlarını kurdu ve adına byzas dedi. işte bugün “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” olarak bilinen bölgenin bu öyküsüyle beraber, istanbul’un şiirlere, efsanelere, hafızalara konu olacak yolculuğu da başlamış oluyordu.“nefs-i istanbul” tarihi boyunca 140 adla anıldıinsanlığın zengin birikimlerini taşıyan “nefs-i istanbul”, henüz milattan sonra 330 yılında, doğu roma imparatorluğu’nun başkenti oldu. büyük roma imparatoru 1.konstantinus döneminde istanbul’un nüfusu dört misli büyüyerek 200.000’e ulaştı. roma imparatorluğu’nun başkentinin roma şehrinden istanbul’a geçişi 40 gün süren eğlencelerle kutlandı. istanbul’un adı da “yeni roma” anlamına gelen “nova roma” olarak kondu. istanbul daha sonraki tarihi süreç içerisinde konstantinopolis, roma, asitane, dersaadet, el faruk, islambol, darü’l hilafe gibi yaklaşık 140 ad ve unvana sahip oldu.surlar, avrupa’nın en uzun savunma yapılarındançiftçilik ve balıkçılıkla zenginleşen istanbul, ege’den karadeniz’e gidip gelen gemilerin uğrak yeri konumuna yükselen haliç limanı’yla çok geçmeden bir dünya kenti oldu. adına “eski dünya” denilen akdeniz havzası buradan yönetildi. dolayısıyla bu “tarihi yarımada”, eşsiz güzelliği ve stratejik konumu nedeniyle başka devletlerin ve büyük liderlerin iştahını kabarttı, hayallerini süsledi. bu yüzden istanbul, yüzyıllar boyunca onlarca saldırı, işgal ve kuşatma yaşadı. bu imparatorlar şehrini koruyan ana savunma unsuru, şehri çepeçevre saran surlardı. her krallık veya imparatorluk, bu emsalsiz yerin güvenliği için şehri sarmalayan surlar inşa etmişti. şehir sürekli büyüdüğünden, yeni yapılan surlar, bir öncekini de kapsayarak genişliyordu. sonuçta 30 kilometreye yaklaşan uzunluğuyla avrupa’nın en uzun savunma yapılarından biri ortaya çıkmıştı. işte, eski istanbul’a (yani nefs-i istanbul’a) “suriçi” denmesinin sebebi buydu.üç imparatorluğun başkenti2700 yıllık tarihi boyunca “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” 3 büyük imparatorluğa başkentlik yapan tek dünya şehri oldu. bunlar, doğu roma, bizans ve son olarak da osmanlı imparatorluklarıydı. doğu roma’dan bizans’a geçiş niteliksel değil, niceliksel bir geçişti. bugünkü eminönü ve fatih ilçelerini kapsayan istanbul suriçi, yaklaşık 2700 yıllık tarihi boyunca çok köklü uygarlık izleri bıraktı. çok farklı kültürlerden, dinlerden, medeniyetlerden süzülüp gelen anıtsal yapılar, mimari eserler, kültürel değerler tarihi yarımada’yı bir bir süsledi.“dünya mirası”nın farkında mıyız?ancak, günümüz insanı bu değerlerin hiç de farkında değil... bırakalım türkiye genelini, istanbul’un bu bölgesinde yaşayıp da etrafını saran yüzlerce anıtsal ve mimari eserin ne ifade ettiğini kaç kişi biliyor? bu bölgeye, hemen her gün dünyanın dört bir tarafından yüzlerce turist geliyor ve insanlığın bu derin izlerini en küçük ayrıntısına kadar duyumsayarak hazzediyor. oysa bu toprakların ev sahipleri ise, ağır medya bombardımanıyla da pekiştirilen popüler “cılk” kültürün adeta birer aktif oyuncusu rolüne soyunmuş durumdalar. kah taraftarı olduğu takımın kavgasını yürüterek, kah “kaynana”, ”gelin” muhabbetleri yaparak, kah da günlük ekmeğini kazanma telaşında olarak mecburiyetten(!) oysa ortaokuldan başlayarak eğitimin her kademesinde, sokakta, iş yerinde ne de çok (hamasi) “tarih nutukları”yla yoğurmuştur fikriyatını, günlük yaşamını... halbuki hemen burnunun dibinde pratik ders alabileceği o kadar çok değere sahip ki!..dünyanın “sıfır noktası”örneğin sultanahmet’te bulunan “milion taşı”nın ne olduğunu, nerede bulunduğunu ve ne anlam ifade ettiğini kaçımız biliyor? o milion anıtı ki, bulunduğu yer, yaklaşık 2500 yıl boyunca dünyanın tam ortası, yani sıfır noktası sayıldı (şimdiki grinwich).“her yol sultanahmet’e çıkar!”bütün mesafe, saat, takvim ayarı buraya göre yapıldı (taa ki dönemin ingiliz sömürgeciliği grinwich’i uyarlayana kadar). istanbul uzunca bir dönem doğu roma imparatorluğu’nun başkentiydi ve “her yol roma’ya çıkar!“ sözü işte bu “milion taşı” sebebiyle üretilmişti. dünya hıristiyanlığının ilk anıtının çemberlitaş’taki imparator 1. konstantin anıtı olduğundan haberdar mıyız? o anıt ki, imparatorun annesi, kudüs’ten, isa’nın gerildiği çarmıhı getirtmiş ve bu anıtın dibine koydurtmuştu. veya dünyaca meşhur “kaşıkçı elması”nın, eğrikapı çöplüklerinde bir fakir tarafından bulunup, 3-4 tahta kaşık karşılığı satıldığını biliyor muyuz.? peki ayasofya’nın hıristiyanlığın ilk abidevi kilisesi olduğunu? ya da eyüp sultan’ın surların kuşatılması sırasında bu bölgede öldüğünü? hipodrom’u, at meydanı’nı, tekfur sarayı’nı, topkapı’yı...?kardeşliğin ve hoşgörünün toprağı“suriçi”nde kültürler, dinler, ırklar yüzlerce yıl barış içinde, bir arada yaşadı. birbirini dışlamadan, saygı duyarak... osmanlı dönemi, suriçi’nin bu özelliklerinin daha da pekiştiği bir süreç oldu. örneğin, ermeni patrikhanesi, fatih sultan mehmet’in isteğiyle kuruldu. osmanlı mimarlık eserleri peşi sıra yükselirken, roma ve bizans uygarlığından devam edegelen eserler (1-2 istisna hariç) yıktırılmadı... tarihi boyunca hep ilklerin ve hoşgörünün başkenti oldu “nefs-i istanbul”... roma medeniyetini misafir ederken pagan olabilmiş, isa’dan sonra ise ilk özgür hıristiyanları bağrında büyütebilmişti... fetihten sonra kapılarını islama açarken, din baskısından ötürü ispanya ve portekiz’den kaçan yahudileri bir ana sıcaklığıyla kucaklayabilmişti suriçi... çok farklı din ve kültürler, bir arada, barış içinde yaşamanın ahengini ve güzelliğini suriçi’nde öğrendiler... bu armonide, müslümanlarca kutsal mabetlerin harcını gayr-ı müslim tebalar kardı, tüm hünerlerini sergileyerek... paskalyalarda, ramazanlarda komşu evler, inancın tevekkülünde birleştiler dinlerine bakmaksızın... yahudi gelinin boynunu süryani kolyeler süsledi dışlanmadan... sokakta oynayan, okula giden her çocuk, birkaç dilde “günaydın!” demeyi de, küfretmeyi de bilirdi suriçi sokaklarında, her esnafın birkaç dilde “kaç para?” veya “bereket versin!” demesini bildiği gibi...dünya şehriancak özellikle 1950’lerden sonra büyü bozuldu. uygulanan yanlış kentleşme politikaları bölgedeki zengin tarihi dokuya büyük zarar verdi. ayrıca dönem dönem değişiklik gösteren siyasi ve sosyal politikalar da buradaki çok kültürlü ve renkli toplumsal hücreyi erozyona uğrattı. bugün suriçi yitip giden binlerce eserine rağmen, ayakta kalma mücadelesi veren yüzlerce değeriyle halen bir “dünya mirası” olma özelliğini koruyor. giden için “çok üzülmek” ,ancak kalanlar için de “duyarlı” olmak zorundayız. “suriçi”, diğer deyişle “tarihi yarımada”, bir “dünya şehri”...tarihten güncele yolculukankara televizyonu belgesel programlar müdürlüğü tarafından hazırlanan 8 bölümlük “tarihin kıyısında suriçi” belgeseli, tarihten güncele keyifli bir yolculuk... yapım süresince, bölgede gerçekleştirilen çekimlerin ve yapılan röportajların yanı sıra birçok sanatçı ve grup da fiilen katılarak belgesele destek sundu.30 mayıs 2005’ten itibaren trt-2’de yayınlanacak olan belgesel zafer akturan (yapım-yönetim), uğur hoşafçı, tahir ateş (kamera) , şule selen (kurgu), mustafa akturan, gürkan anıl, ahmet osan (yapım yönetim yrd.), ahmet aksoy (seslendiren), engin aybakan (seslendirme yönetmeni) imzasını taşıyor.
bir zamanların efsane dergisi. pdf'lerini birileri paylaşsa diye yıllardır bekliyorum ama yok :(
farsça bir kelime,bağlı, tabi anlamına gelir.Örn; 'Koca bir memleketin ırzı, hayatı ve malı/ Ona vabeste kalır.'-Tevfik Fikret
birçok osmanlı subayının portresinde ismini gördüğüm ressam kişisi. en beğendiğim tablosu görsel