Tarihimizde cinsellik pek ele alınmamış bir konu...Daha önce hiç duymadığınız hikayeleri belgeleriyle okumak ister misiniz?
Tarihimiz sadece savaşlar ve fetihlerden ibaret değil. Yaşayan bir toplum ve onun kuralları çerçevesinde yürüyen bir hayat var. Dün, bugün ve yarın, ne kadar farklı olursak olalım, bazı konular aynı. Yaklaşımlar her ne kadar farklı olsa da geçmişimizde bazı konuların günümüzden daha rahat konuşulup yazılabildiğini görmekteyiz. Açıkçası bu yazıyı yazmamda yakın tarihimizi incelerken tesadüfen bulduğum bir kitap etkili oldu. 1913 yılına ait bu kitabın ismi "Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşşakası"Kitabı tesadüfen bulmuştum, hemen okudum. Osmanlıca yazılan bu erotik hikaye, o döneme göre ciddi, 2016 yılına göre kahkahalarla gülebileceğiniz bir eser. Biraz daha bu konuyu kazımaya başladığımda, dünya literatürü ile boy ölçüşebilecek cinsel içerikli erotik eserlerimizin olduğunu gördüm. Sadece cinsel içerikli erotik eserler değil; mahkeme kayıtları, Mühimme defterleri (Divan'da konuşulan konuların yazıldığı) kısacası bir çok yazılı evrak... Ben bu eserlerden bilgi ve belge toplayarak bu yazıyı yazmaya karar verdim. Toplumda yaşanan her olay, hangi zaman dilimi olursa olsun tarihin konusudur. Bu yazıda anlatılacak olanlar da tarihin içinde yer alan konulardan bir tanesidir.
Osmanlı toplumsal hayatında kadınların sadece evde oturduğu ve dışarıya hiç çıkamadıkları gibi bir tez vardır. Oysa toplumsal hayatın içinde kadına çok sık rastlarız. Devlet her ne kadar kadının evde oturmasını istese de, bu konu bir şekilde her zaman bir 'yan yol' bulunarak çözülmüştür. Kadınların en sık sokağa çıktıkları zamanlar, dini bayramlardır. Özellikle Ramazan gibi aylarda kadınlar toplu bir şekilde Teravi Namazlarına giderlerdi. Osmanlı'da bu durum karşısında gelen şikayetler üzerine kadınların namaz sonrasında derhal evlerine gitmelerine, meydanlarda dolaşmamalarına yönelik yazılı kayıtlar vardır. Fakat dediğimiz üzere bu yasaklar hep bir şekilde delinmiştir.Kadınları, toplumun her alanında görebiliriz. Kimi zaman padişahın kılıç kuşanmasında, kimi zaman ise Cuma selamlığında ve bayramlarda, özellikle kadınlar her yerdedirler. Bunu seyyahların ve büyükelçilerin raporlarından görebilmekteyiz. Hatta Patrona Halil İsyanı'nda bile İstanbul'da bulunan seyyah ve büyükelçiler erkeklerin öldürülme korkusuyla evlerine saklandığını, kadınların ise sokakları doldurduğunu anlatır. Genç kadın ve erkekler, o dönemde de flört etmektedir.1572'de yazılan bir ferman bu konuda ilginç bir örnek teşkil etmekte... Sevgililer buluşmak için bugün bile İstanbul'un en uhrevi yerlerinden biri olan Eyüp'ü mesken tutmuşlardır. Buradaki kaymakçılar, genç sevgililerin buluştuğu, kimi zamansa daha serbestçe sevişebildiği mekanlar haline gelmiştir. Bazı yerlerde yapılan sazlı sözlü eğlencelerden dolayı halk ezanı duyamadığına yönelik şikayetlerde bulunmuştur. Konu, Divan görüşmelerine yansımış ve Mühimme defterlerine geçilmiştir. Bunun üzerine Eyüp Kadısı'na bir fermanla durum bildirilerek gerekli uyarılar yapılır. Flört, 1583 tarihli bir evrakta İstanbul'da kayık tartışmasını da başlatmıştır. Kayıklara binen genç çiftler burada nispeten birbirlerine yaklaşmaktadır. Daha özel kayıklarda farklı şeyler yapıldığını duyan halkın yoğun şikayetleri üzerine, genç kadın ve erkekler kayıklara uzun bir zaman bindirilmemiş ve konuda yasaklar olmuştur.
Bu tarz olaylar Osmanlı'da sanıldığının aksine Arabistan modeli bir şeriatın olmadığının açık göstergesidir. Günümüzde kadın erkek ilişkileri ve cinsellik hakkında yazamadığımız, hatta kimi zaman anlatamadığımız olayların o dönem anlatıldığını hatta kaleme alındığını net bir şekilde görmekteyiz. Osmanlı'da müstehcen olduğu için toplatılan ilk kitap, Tanzimat dönemine rastlar. Zenanname yani 'Dünya hanımlarının kıyafetlerinin' anlatıldığı bu kitap, aşırı müstehcen bulunduğu gerekçesiyle Sadrazam Ali Paşa tarafında imha edilmiştir.Tarihimizde cinsel içerikli yayınların hangi önemde olduğunu bilmek için, 'bahnameleri' bilmek gerekir. Bahnameler, 13 ya da 14. yüzyıla kadar içerik olarak cinsel sağlık kitaplarıdır. 16 ila 17. yüzyıldan itibaren ise bu kitaplar, tamamen cinsel içerikli yayınlara evrilmiştir ve Osmanlı tarihinin gerek yazı gerekse minyatür anlamında en renkli kitaplarıdır. Konya Koyunoğlu Müzesinde şehzadeler için yapılmış çok ince işlemeleri olan eşsiz bir bahname bulunmaktadır. Osmanlı döneminin önemli bahnamelerinden biri de, 'Cüce Mahmut Bahnamesi'dir. Bu kitap, 1. Abdülhamit'in özel kütüphanesinde bulunurdu. Osmanlı arşivinde ya da kütüphanelerde birçok bahname halen bulunabilmektedir. 2. Bayezid döneminde Deli Bilader Gazalinin yazmış olduğu, Gumum ve Rafiu'l Humum kitabında (Gamları Defedip Kaygıları Kaldıran) o dönemin pornografik unsurları net bir şekilde aktarılmaktadır.İlginçtir, tarihimizde cinsel içerikli hikayeleri, Nasrettin Hoca ile Karagöz ve Hacivat'ta görürüz. Türkiye'de asla tam anlamıyla yayınlanamayan elimizdeki en eski Nasrettin Hoca kayıtlarını incelediğimizde durum oldukça şaşırtıcıdır. Burada tamamen seks fıkraları ya da hikayeleri anlatılmaktadır. Pertev Naili Boratav, bu konuda eşsiz çalışmalar yaparak edebiyatımıza gerçek bilgileri aktarmıştır. Nasrettin Hoca'ya ait seks hikayelerinin en eski nüshaları, bugün Antalya Elmalı Kütüphanesindedir. Aynı durum Karagöz ve Hacivat hikayelerinde de geçer. Nasrettin Hoca hikayeleri gibi yine pornografik hikayeler içeren Karagöz ve Hacivat oyunlarında da ilginç tipler yer alır. 'Kirli Nigar' bunlardan en önemlisidir. Kir eski Türkçe'de erkek cinsel organı anlamına gelmektedir. Kirli Nigar da kadın kıyafetleri giyinmiş bir erkeğin karakteridir. Bu durumda, tarihte bu tarz olayların sıradan olduğu anlaşılabilir.Cinsellikle alakalı yazılan kitaplar, eserler o kadar fazladır ki, evraklar bugün bile halen rahatlıkla bulunmaktadır. 19. yüzyılın devlet tarihçisi Cevdet Paşa Maruzat adlı eserinde şunları söyler;"Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kağıthane seyri, daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kamil ve Áli Paşalar (o devrin sadrazamları, yani başbakanları) ile onlara mensup olanlar kalmadı. Áli Paşa, yabancıların eleştirisinden çekinerek, kulamparalığını gizlemeye çalışırdı.("Maruzat" / Türk Tarih Kurumu Yayını, sah: 9)2. Meşrutiyet sonrasında, cinsel içerikli yayınlarda büyük bir patlama yaşanır. Dönemin en çok satan kitaplarından biri, 1913 tarihli Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşşakası adlı eserdir. Bu kitapta harem ağasının erotik macerası anlatılır. Sevmek Sanatı isimli kitap ise Hindistan'ın ünlü Kama Sutra'sının tercümesidir ve yine bu dönemde basılır. Gayri Tabi Aşklar, Aşk-ı Marazi ise yine bu dönemin en çok satılan kitapları arasında geçer. Mehmet Fuat'ın yazdığı Bir Zambağın Hikayesi günümüzde ulaşılması oldukça zor eserlerden biridir. Dönemin ağır pornografik içerikli bu eseri, bugün koleksiyonerlerde ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesinde yer alır.
Eşcinsellik, tarihimizde yer alan ve fazlasıyla anlatılan konulardan biridir. Bir erkeğin nasıl olması gerektiğinden tutun da, hangi mevsimde ilişkiye girileceğine kadar her konu detaylıca anlatılmaktadır. Fazılı Enderuni ise eşcinsellik hakkında en önemli eserleri kaleme alan kişidir. 18. yüzyılda yaşayan Enderuni, isyancı bir babanın oğludur. Babası öldürüldükten sonra Endurun'a verilir. Kendisi de eşcinsel olan Enderuni'nin, sevgilisi Süleyman'a yazdığı şiirler dönemin ünlü eserlerindendir. Yine aynı yazar Hubanname (Dünya Erkekleri), Zenanname (Dünya Kadınları), Defter-i Aşk (Başından geçen aşklar), Çenginame (İstanbul'un o dönem erkek dansçıları) gibi kitapları vardır. Bu eserler, günümüz Türkçesine halen çevirilmemekle birlikte, çok güzel basılı örnekleri de vardır. Örneğin, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde, Hubanname ve Zenanname eserlerinin bir olduğu müthiş bir nüshası bulunmaktadır. Burada Amerikalı ve Hindistanlı kadınların tasvirlerine yer veren Enderuni, Hollandalı erkeklerden özel olarak bahsetmiştir.Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, eşcinsellerin, padişah 4. Murat'ın huzurundan kendi bayrakları ile geçişini anlatırken şu ifadeler yer verir;"Bunlar, evsiz-barksız 500 kişidir. Kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip; babullukta, kalatyonozda, findede, Kumkapı’da, San Pavlo’da, meydancıkta, kilise ardında ve tatavlada malum işin yapıldığı yerlerde, boğaz tokluğuna çalıştıkları sırada avlanıp, Subaşı’nın (o zamanın polis müdürünün) tuzağına düşer ve deftere kaydedilirler. İşte, sözü edilen bu kişiler geçit resminde Subaşı ile şakalar ederek yürürler. Bunlar gibi daha nice esnaf mevcuttur ama anlatmakta hiç fayda yoktur ve sadece Subaşı tarafından bilinirler. Resmi geçide katılan deyyusların sayısı 212, pezevenklerin adedi de 300’dür."Eşcinsellik tarihimizde normal olan olaylardan bir tanesidir. Fakat görüşmeler gizli bir şekilde olmaktadır. Bu müzik hayatımızda bile görülmektedir. Ünlü bestekar Küçük Mehmet Ağa'nın 'Evcerha' parçasında, "O ay yüzlü sevgilimizin sakalları çıkmaya başlayınca halimizi anlatan kitaba sevda bahisleri yazıldı" sözleriyle, bir erkeğe duyulan aşk anlatılmaktadır. Bu tarz besteleri Klasik Türk müziğinde, Tanburi Ali Efendi'de de görebilmekteyiz. Divan edebiyatımızda Fuzuli'nin, "Subh çekmiş çerha tıygın táşa çalmış áfitáb / Záhir etmiş ol meh-i delláke aynı intisáb" mısrasının, yani "Sabah usturasını bilemiş, güneş kılıcını taşa çalıp, o ay gibi telláka bağlılığını göstermiş" sözlerinin bir erkeğe yazıldığı çok açık bir şekilde görülmektedir.
Arap Fatı, Giritli Narin, Kirteli Nefise, Balatlı Ayni... Bu isimler, tarihi kayıtlarda adları geçen İstanbul'un ilk hayat kadınlarıdır. 1565 yılında Arap Fatı, mahallelinin ağır şikayeti üzerine yakalanıp sürgün cezası yemiştir. Osmanlı'da fuhuş yapan insanlara ceza olarak sürgün, hapis ya da sopa cezası uygulanırdı. 1859 yılında fuhşun artması üzerine devlet önlem almıştır. Sadrazam Ali Paşa'nın emriyle, suçlarının cezasına göre 48 saat yada 3 ay hapse çarptırılmışlardır. 2. Abdülhamit dönemindeki kayıtlarda fuhşun, Tarlabaşı civarında yasaklanması halinde şehre yayılacağını ve bunun önlemi olarak burada fuhşa göz yumulmasına yönelik raporlar bulunmaktadır.1905 yılından sonra Galata ve Tarlabaşı civarında, 100'den fazla 'umumhane' olduğu bilinmektedir. Prof. Dr. Vahdettin Engin'in bu döneme dair yayınladığı bir şikayet dilekçesi durumu anlatır niteliktedir. 1910 yılına ait bu şikayet dilekçesi Tepebaşı, Galavari Sokağı'nda yaşayan birine aittir;"Burası namuslu ailelerin ikamet ettiği bir yerdir. 8 numaralı hanesinde Terasa, 9 numaralı Romono Aleksandra, 10 numarada Romanyalı Aştoryer, umumhane işletiyorlar. Her ne kadar bunların odalarını kiraya verdiklerini iddia etseler de, buralarda kalan kadınlar ahlaksızlığın zirvesi denilebilecek ölçüde rezillikler yapmaktadırlar. Evlerine müşteri almakta, sokaktan gelip geçenlere laf atıp sarkıntılık etmekte, pencerelerden sokağa pis şeyler atmakta, hepimiz küfretmektedirler."Galata çevresinde yapılan fuhuş, sık sık Türkiye'ye o dönem gazeteci olarak gelen Hemingway'ın notlarına da yansır. 1915 yılında Çanakkale Savaşı'nı yazmak için Türkiye'ye gelen Hemingway, Galata'da bir umumhaneye gider. Buradaki işletmeciye, "Sizce hangisi? Türkler mi, Rumlar mı, İngilizler mi?" diye sorunca işletmeci, "Hepsi aynı gelirler, işlerini görürler." diye cevap verir.Osmanlı'da şeriat hükümlerinin olmadığını, fuhuş cezalarında bile net bir şekilde görebilmekteyiz. Ancak yalnızca iki olay bunun dışında kalır. 1680 yılında Aksaraylı Abdullah Efendi'nin karısı, Musevi biriyle basılır. Rumeli Kazaskeri, bunun üzerine kadına 'recm' yani taşlama cezası verir. Bu olay, ilk olmasıyla dikkat çeker. İstanbul'da herkes olayı görmeye gelir ve gelenler arasında, padişah Avcı 4. Mehmet bile vardır.İkinci olay ise bu tarz olayların en betimlemeli anlatıldığı Lale Devri'ne rastlar. Gümüş Endaze Hanım, Ermeni bir delikanlı ile basılır ve kadın, Şeyhülislamın fetvası ile boğdurulup denize atılır. Bu iki olayda, yakalanan erkekler ise idam edilmiştir. Fuhuş sırasında yakalanan erkek, ya sopa ya da şehirde eşeğe ters bindirilerek ve kafasına işkembe geçirilerek dolaştırılır.Tarihimizde cinsel yaşantı anlatılarak bitmeyecek hikayelere ve olaylara sahip. Üstelik biz bunları günümüzde rahatlıkla anlatamıyoruz. Öyle ki, sarayda geçen konular hakkında, halen ciddi muammalar söz konusu. Harem hakkında halen doğru bir araştırma yapılabilmiş değil. Böyle bir durumda tarihimizde cinsellik konusu 'hafif' eksik kalmakta... Yeni belgelerin okunması ve araştırılması gerekiyor çünkü oldukça fazla kaynak var. Bahnamelerin çoğu günümüzde mevcut ve bunların çevrilip, yayınlanması gerekiyor.Tarih yazılmaya devam ediyor...KAYNAKLAR:Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Halil İnalcık / Has Bağçede Ayş-u Tarap, Murat Bardakçı / Osmanlı'da Seks
osmanlı döneminde kaşları ve kirpikleri de dahil tüm kılları keserek anadolu'yu baştan başa dolaşan dervişler.
cavlaklara göre insan bedeninde allah mündemiçtir. insan'ın yüzü allah'ın suretidir. bu yüzden yalnız kaşları da değil, kirpikleri de dahil olmak üzere, bütün kıllarını keserler. dertleri, allah'ı pür ve pak temsil etmektir, yansıtmaktır.
İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda Boğaz, güneyde Marmara ile sınırlanır. Tek kara bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans döneminden kalma surlar ile sur yıkıntıları tarafından çepeçevre sarıldığından Suriçi diye anılır.
istanbul’un ilk harcını, isa’nın doğumundan yaklaşık 700 yıl önce, orta yunanistan kentlerinden olan megara’dan gelen bir grup kardı ve kalkedon’u, yani bugünkü kadıköy’ü kurdu. bundan yaklaşık 25 yıl sonra gelen ve başlarında kral byzas olan ikinci megaralı grup ise sarayburnu’nun olduğu yere yeni yurtlarını kurdu ve adına byzas dedi. işte bugün “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” olarak bilinen bölgenin bu öyküsüyle beraber, istanbul’un şiirlere, efsanelere, hafızalara konu olacak yolculuğu da başlamış oluyordu.“nefs-i istanbul” tarihi boyunca 140 adla anıldıinsanlığın zengin birikimlerini taşıyan “nefs-i istanbul”, henüz milattan sonra 330 yılında, doğu roma imparatorluğu’nun başkenti oldu. büyük roma imparatoru 1.konstantinus döneminde istanbul’un nüfusu dört misli büyüyerek 200.000’e ulaştı. roma imparatorluğu’nun başkentinin roma şehrinden istanbul’a geçişi 40 gün süren eğlencelerle kutlandı. istanbul’un adı da “yeni roma” anlamına gelen “nova roma” olarak kondu. istanbul daha sonraki tarihi süreç içerisinde konstantinopolis, roma, asitane, dersaadet, el faruk, islambol, darü’l hilafe gibi yaklaşık 140 ad ve unvana sahip oldu.surlar, avrupa’nın en uzun savunma yapılarındançiftçilik ve balıkçılıkla zenginleşen istanbul, ege’den karadeniz’e gidip gelen gemilerin uğrak yeri konumuna yükselen haliç limanı’yla çok geçmeden bir dünya kenti oldu. adına “eski dünya” denilen akdeniz havzası buradan yönetildi. dolayısıyla bu “tarihi yarımada”, eşsiz güzelliği ve stratejik konumu nedeniyle başka devletlerin ve büyük liderlerin iştahını kabarttı, hayallerini süsledi. bu yüzden istanbul, yüzyıllar boyunca onlarca saldırı, işgal ve kuşatma yaşadı. bu imparatorlar şehrini koruyan ana savunma unsuru, şehri çepeçevre saran surlardı. her krallık veya imparatorluk, bu emsalsiz yerin güvenliği için şehri sarmalayan surlar inşa etmişti. şehir sürekli büyüdüğünden, yeni yapılan surlar, bir öncekini de kapsayarak genişliyordu. sonuçta 30 kilometreye yaklaşan uzunluğuyla avrupa’nın en uzun savunma yapılarından biri ortaya çıkmıştı. işte, eski istanbul’a (yani nefs-i istanbul’a) “suriçi” denmesinin sebebi buydu.üç imparatorluğun başkenti2700 yıllık tarihi boyunca “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” 3 büyük imparatorluğa başkentlik yapan tek dünya şehri oldu. bunlar, doğu roma, bizans ve son olarak da osmanlı imparatorluklarıydı. doğu roma’dan bizans’a geçiş niteliksel değil, niceliksel bir geçişti. bugünkü eminönü ve fatih ilçelerini kapsayan istanbul suriçi, yaklaşık 2700 yıllık tarihi boyunca çok köklü uygarlık izleri bıraktı. çok farklı kültürlerden, dinlerden, medeniyetlerden süzülüp gelen anıtsal yapılar, mimari eserler, kültürel değerler tarihi yarımada’yı bir bir süsledi.“dünya mirası”nın farkında mıyız?ancak, günümüz insanı bu değerlerin hiç de farkında değil... bırakalım türkiye genelini, istanbul’un bu bölgesinde yaşayıp da etrafını saran yüzlerce anıtsal ve mimari eserin ne ifade ettiğini kaç kişi biliyor? bu bölgeye, hemen her gün dünyanın dört bir tarafından yüzlerce turist geliyor ve insanlığın bu derin izlerini en küçük ayrıntısına kadar duyumsayarak hazzediyor. oysa bu toprakların ev sahipleri ise, ağır medya bombardımanıyla da pekiştirilen popüler “cılk” kültürün adeta birer aktif oyuncusu rolüne soyunmuş durumdalar. kah taraftarı olduğu takımın kavgasını yürüterek, kah “kaynana”, ”gelin” muhabbetleri yaparak, kah da günlük ekmeğini kazanma telaşında olarak mecburiyetten(!) oysa ortaokuldan başlayarak eğitimin her kademesinde, sokakta, iş yerinde ne de çok (hamasi) “tarih nutukları”yla yoğurmuştur fikriyatını, günlük yaşamını... halbuki hemen burnunun dibinde pratik ders alabileceği o kadar çok değere sahip ki!..dünyanın “sıfır noktası”örneğin sultanahmet’te bulunan “milion taşı”nın ne olduğunu, nerede bulunduğunu ve ne anlam ifade ettiğini kaçımız biliyor? o milion anıtı ki, bulunduğu yer, yaklaşık 2500 yıl boyunca dünyanın tam ortası, yani sıfır noktası sayıldı (şimdiki grinwich).“her yol sultanahmet’e çıkar!”bütün mesafe, saat, takvim ayarı buraya göre yapıldı (taa ki dönemin ingiliz sömürgeciliği grinwich’i uyarlayana kadar). istanbul uzunca bir dönem doğu roma imparatorluğu’nun başkentiydi ve “her yol roma’ya çıkar!“ sözü işte bu “milion taşı” sebebiyle üretilmişti. dünya hıristiyanlığının ilk anıtının çemberlitaş’taki imparator 1. konstantin anıtı olduğundan haberdar mıyız? o anıt ki, imparatorun annesi, kudüs’ten, isa’nın gerildiği çarmıhı getirtmiş ve bu anıtın dibine koydurtmuştu. veya dünyaca meşhur “kaşıkçı elması”nın, eğrikapı çöplüklerinde bir fakir tarafından bulunup, 3-4 tahta kaşık karşılığı satıldığını biliyor muyuz.? peki ayasofya’nın hıristiyanlığın ilk abidevi kilisesi olduğunu? ya da eyüp sultan’ın surların kuşatılması sırasında bu bölgede öldüğünü? hipodrom’u, at meydanı’nı, tekfur sarayı’nı, topkapı’yı...?kardeşliğin ve hoşgörünün toprağı“suriçi”nde kültürler, dinler, ırklar yüzlerce yıl barış içinde, bir arada yaşadı. birbirini dışlamadan, saygı duyarak... osmanlı dönemi, suriçi’nin bu özelliklerinin daha da pekiştiği bir süreç oldu. örneğin, ermeni patrikhanesi, fatih sultan mehmet’in isteğiyle kuruldu. osmanlı mimarlık eserleri peşi sıra yükselirken, roma ve bizans uygarlığından devam edegelen eserler (1-2 istisna hariç) yıktırılmadı... tarihi boyunca hep ilklerin ve hoşgörünün başkenti oldu “nefs-i istanbul”... roma medeniyetini misafir ederken pagan olabilmiş, isa’dan sonra ise ilk özgür hıristiyanları bağrında büyütebilmişti... fetihten sonra kapılarını islama açarken, din baskısından ötürü ispanya ve portekiz’den kaçan yahudileri bir ana sıcaklığıyla kucaklayabilmişti suriçi... çok farklı din ve kültürler, bir arada, barış içinde yaşamanın ahengini ve güzelliğini suriçi’nde öğrendiler... bu armonide, müslümanlarca kutsal mabetlerin harcını gayr-ı müslim tebalar kardı, tüm hünerlerini sergileyerek... paskalyalarda, ramazanlarda komşu evler, inancın tevekkülünde birleştiler dinlerine bakmaksızın... yahudi gelinin boynunu süryani kolyeler süsledi dışlanmadan... sokakta oynayan, okula giden her çocuk, birkaç dilde “günaydın!” demeyi de, küfretmeyi de bilirdi suriçi sokaklarında, her esnafın birkaç dilde “kaç para?” veya “bereket versin!” demesini bildiği gibi...dünya şehriancak özellikle 1950’lerden sonra büyü bozuldu. uygulanan yanlış kentleşme politikaları bölgedeki zengin tarihi dokuya büyük zarar verdi. ayrıca dönem dönem değişiklik gösteren siyasi ve sosyal politikalar da buradaki çok kültürlü ve renkli toplumsal hücreyi erozyona uğrattı. bugün suriçi yitip giden binlerce eserine rağmen, ayakta kalma mücadelesi veren yüzlerce değeriyle halen bir “dünya mirası” olma özelliğini koruyor. giden için “çok üzülmek” ,ancak kalanlar için de “duyarlı” olmak zorundayız. “suriçi”, diğer deyişle “tarihi yarımada”, bir “dünya şehri”...tarihten güncele yolculukankara televizyonu belgesel programlar müdürlüğü tarafından hazırlanan 8 bölümlük “tarihin kıyısında suriçi” belgeseli, tarihten güncele keyifli bir yolculuk... yapım süresince, bölgede gerçekleştirilen çekimlerin ve yapılan röportajların yanı sıra birçok sanatçı ve grup da fiilen katılarak belgesele destek sundu.30 mayıs 2005’ten itibaren trt-2’de yayınlanacak olan belgesel zafer akturan (yapım-yönetim), uğur hoşafçı, tahir ateş (kamera) , şule selen (kurgu), mustafa akturan, gürkan anıl, ahmet osan (yapım yönetim yrd.), ahmet aksoy (seslendiren), engin aybakan (seslendirme yönetmeni) imzasını taşıyor.
Osmanlı'nın en önemli yapılarından olan Abdülmecid Efendi Köşkü, 16. İstanbul Bienali boyunca Ömer M. Koç koleksiyonuna ait eserlerden oluşan "İçimdeki çocuk" sergisi Türkiye’den ve dünyadan birçok sanatçının 100'den fazla eserini sanat severlerle buluşmasını sağladı.

17. yy günümüze kadar resim, fotoğraf ve heykellerden oluşan sergi görsel zevkinizi geliştirirken bir yandan da insanların gitgide içindeki çocuğu unuttuklarını ve o çocuğu dinlemeyi bıraktıklarını da anlatmak istemiş ve içindeki çocuğu daima dinlemelerinin önemini de vurgulamıştır

İçimdeki Çocuk sergisini 10 Kasım 2019'a kadar, pazartesi hariç haftanın her günü 11.00 - 19.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.

görsel
(Fotoğraflar şahsıma aittir)
ömer lütfi mete'nin dizideki yansıması olarak gördüğüm karakterdir.
yusuf'a verdiği öğütler ve okuduğu şiirlerle aklımızda kalmıştır.

görsel
-Diri Han (içerdeki insanlar agresif olabilir ve size "Fotoğraf çekmek yasak!" diyebilir ama siz ısrarcı olun izin vereceklerdir.
-Abud Efendi Han (Mehmet amcaya "öğrenciyiz yukarıyı açar mısın Mehmet amca" deyin ve muazzam bir manzarayla karşılaşın.
-Büyük Yeni Han
-Zincirli Han


Gittim, gezdim, gördüm ve onayladım. Sizler de hanlara gitmeyi seviyorsanız benim tavsiye edeceklerim bu kadar. :)
görsel
Kahveli şarkılara gidiyorsun. Müzik, hayatımızın her noktasına dokunan başlat tuşuna bastığımız an iyi hissettiren yanında kahve olunca zevki katlayan bir zaman dilimini bize armağan ediyor. Kahveyi genelde iş yerinde, ders çalışırken, dışarıda arkadaşlarımızla sohbet ederken bazen geceleri etrafına toplandığımız mutfak masamızda bazen ise yalnız başımıza evde otururken içmeyi tercih ediyoruz. Zaman mekan fark etmez, gün içinde kendimize ayırdığımız o an müzik eşliğinde daha da keyif veriyor. Kendimize güzel bir kahve yapmak için bakır cezveyi tüpe koyduğumuzda arkada çalan bir şarkı listesi olsa harika olurdu. İşte burada umarım dinlerken kahveniz taşmaz.Afiyet olsun...
özellikle pandeminin ilk dönemlerinde siteye olan ilgilinin normal dönemlere nazaran birkaç birden artması ve son zamanlarda siteye çok fazla yeni yazar gelmesi sonrası dikkatimi tekrar heybedar'a yöneltmem gerekti. sunucu hatalarının artmasından dolayı birkaç haftadır gözetimde tutuyordum ancak gelen yazıların birçoğunun niteliksiz olmasından dolayı buna gerek duymuyordum. son bir haftada siteye gelen kaliteli öyküleri gördükten sonra daha iyi bir sunucuya geçmeye karar verdim. bu arada heybedar.com a erişim probleminiz olduğunda ya da küçük küçük pasajlar paylaşmak istediğinizde burayı kullanabilirsiniz :)

iyi geceler
yeni toprak ya da fosforlu elma demek isterdim ancak kapandılar.
güncel dergiler içinden takip ettiğim yalnızca tuhaf dergi var.
Dünyada Mekan Taksim Hazzopulo Pasajında freelance çalışanlar için ortak çalışma alanı sunuyor. Freelance ve beyaz yakalı çalışanlar ya da işsizler için bir çalışma mekanı ihtiyacı üzerine kurulmuş. Ticari bir işletme değil kolektif çalışan bir topluluk ile ayakta duruyor. Çalışma mekanı ihtiyacı hisseden herkese kapıları açık. 10:00 – 17:00 saatleri arasında çalışma, sonrası için de küçük toplulukların etkinlik, toplantı gibi faaliyetlerini gerçekleştirmesi için müsait. Mekanda çay kahve bulunuyor ve ücret alınmıyor. Ücretsiz ve gönüllülük anlayışı üzerinden faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor. Burada Ofissizler adındaki bir oluşum tüm freelance çalışanların dayanışma ağı olması hedefiyle kurulmuş.

kaynak
Öküz, eski bir kültür sanat (kendi deyimleriyle kültür-fizik) dergisi.
ilk 31 sayıyı haftalık olarak çıkartmışlar sonra 24 olan dergi sayfasını arttırarak aylık dergiye çevirmişler. 90 sayıdan sonra da bırakmışlar. ama içerderki yazar kadrosuna bakınca siz de keşke hiç bırakmasalarmış diyeceksiniz.
Öküze saman ve su verenler ; Altay Martı , Aslan Özdemir , Atilla Atalay , Bahadır Boysal , Bahadır Baruter , Can Kozanoğlu , Can Yücel , Can Barslan , Cezmi Ersöz , Derya Sayın , Devrim Sevimay , Ender Özkahraman , Ercan Akyol , Erdal Belenlioğlu , Ferhan Şensoy , Fikret Bekler , Gani Müjde , Gürcan Türeci , Halit Turhanlı , Haydar Ergülen , Kemal Gçkhan , Kutlu Esendemir , Lütfi Oflaz , Mehmet Çağçağ , Mesut Ceylan , Mesut Kara , Metin Üstündağ , Murathan Mungan , Musa Kart , Nihat Genç , Orhan Koçak , Orhan Pamuk , Ömer Laçiner , Sezai Sarıoğlu , Sunay Akın , Tuncay Akgün , Tuncel Kurtiz , Tuncer Erdem , Ümit Kıvanç , Vedat Özdemiroğlu , Yavuz Taran , Yasin Adıyeke , Yıldırım Türker , Yılmaz Erdoğan , Zafer Temoçin
Gazi'de yaşayan iki yakın dostun “başka bir hayat” özlemi içinde, bulundukları ‘çöplükten’ kurtulma hayallerini ve bu hayalleri asıllaştırabilmek için ödemek zorunda oldukları “bedelleri” mevzu alıyor.
Ekümeniklik, günümüzde genellikle, daha büyük bir dinî birliği ya da dinlerarası iş birliğini sağlama amacını güden girişimleri ifade eder.
cankurtaran ile kadırga semtlerinin kesiştiği alanda, bulunduğu mahalleye adını veren küçük bir cami.
nedendir bilmiyorum şöyle durup bi baktığımda içine doğru çeker.
mahallesini de kendisini de özellikle sessizlğinden dolayı çok severim.
Kırklar dergisinin devamı olarak görülen, sekizinci yılında 97. sayısıyla yayın hayatına son veren İtibar derginin kapandığını, derginin genel yayın yönetmeni İbrahim Tenekeci twitter hesabından şöyle duyurdu:

‘İtibar, ekim sayısıyla birlikte, sekizinci yılını doldurmuş oldu. Dergimizi 90. sayıda kapatacaktık, fakat son bir gayretle sekizinci yılı tamamladık. İtibar dergisi yolculuğunu nihayete erdirmiştir. 97 sayı boyunca dergimize emek ve eser veren herkese teşekkür ederiz.’
görsel
İnsan kaç heceden meydana gelir? İnsan kaç sevda harcar edepli bir yalnızlık için.İçimizin türküleri şimdi nasılda suskun değil mi? Geceden sabaha sürgün bir acıyı taşımaktan, omuzları düşmüş yalnızlığımızın. Peki ya kaç zaman daha çaresizce bekleyeceğiz, göğüs kafesimizden firar eden ebem kuşlarını. Şimdi sevda kara gözlü bir dev gibi sanki. Şimdi sevda sadrımıza saplanmış paslı bir bıçak gibi. Kaç vurgun daha yiyeceğiz umarsız kalplerin ellerinden. Bazen insan cevabını asla bulamayacağı soruları sormaktan imtina etmiyor işte. Şimdi ben bunca soruyu kime sordum diye düşünürken, üst katımda ki komşumun çocuklarına bağırışlarının sesi aklımın odalarında cirit atar durur. Bugün Cuma, hafta sonundan bir durak öncesi? Kalbimi saran kent meydanları kalabalığıdır şimdi yalnızlığım. Elimde soğumaya yüz tutmuş çay fincanı ile dalarken acının en derin kuytularına, ömürden bir günü daha yolladığıma sancılanıyor kalbimin bezgin yanları. İçimden mırıldanırcasına söylerim bir ayrılık şarkısı. Gri bulutları masmavi düşünürüm, sonra güvercin curnatalarına komşu olurum. Belki bir gün kalbimin kentlerine de özgürlük gelir. Sevdanın gül kokulu pankartlarını asarım yüreğimin balkonlarına.Radyoda çalan şarkıya gidiyor şimdi yüreğim. Haluk levent'in şarkısı çalıyor sisli ve yağmurlu bir günün akşam üzerinde. "Elfida" diyor. O Elfida dedikçe; geçen gün okuduğum kitaptaki karakterler geliyor aklıma. Elfida ve Egemen... Nasılda seviyorlardı birbirlerini. Sonra okurken ne kadar çok ağladığım geliyor gözlerimin önüne. Bir sevda daha yarım yamalak kalıyor. Peki biz nasıl kalkabileceğiz o kadar yarım kalmış sevdaların yükünün altından. Ara ara soruyor kalbim aklıma bu soruyu. Yine cevabını bilmediği sorulara gebe kalıyor aklım. "Elfida" diyor "sen eski bir şarkısın beni fark etme sakın... Omzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın..." diyor Haluk abi. Bir anı tazeleniyor anılarımın arasından. Annesizliği buram buram tadan bir çocukluk anıma gidiyorum zamandan kopup. Anılarımda ki yeşil gözlü küçük kızın sarı saçlarını babaannesi tarıyor. Küçük kız evin içinde yankılanan zil sesine koşuyor, bakıyor ki Haluk abisi gelmiş. Aslında gelen sadece bir elektrikçi ama nasılda benziyor o küçük kızın Haluk abisine. Hatırıma düşen anı ile geriliyor dudaklarımın kenarları. Gün yüzü görmek için yalvaran gamzelerimin gözleri kamaşıyor arzu ettiği gün yüzüne kavuşunca.Anılarım akşamın kızıl ufkuna doğru kaçarken, radyoda ki şarkıda bitiyor ve susuyor Haluk abi. Kocaman ev sarkastik bir sessizliğe dönüşüveriyor akşamın kızıllığında. Külçe gibi düşürüyorum bedenimi camın önünde duran tekli koltuğun üzerine. Peki diyorum, peki sevginin ne zaman kamaşacak gözleri, gün yüzü görebilecek mi gamzeleri? Kalbimden bir cılız ses kulaklarıma baskı uyguluyor "insan isterse elbette görebilecek. Bırakmalılar sevdaların gamzesini güneşin dansına, bırakmalılar dursun zaman birazcıkta öyle kalsın..." Bazen düşünüyorum uykusuz bir geceyi sabaha uğurlamaya çalıştığım zamanlarda. İnsan nedir? İnsan sevgiyi neden hor kullanır? İnsan neden böyledir? Biliyorum benim bünyem bağışıklık kazanmıştır cevapsız soruların sessizliğine... Bazen dile geliyor sitemlerim. Bakıyorsun bir gün yakın olan insan, diğer gün sesini bile duyamayacak kadar sağır sana. Yoruluyorum düşünürken... Dizleri tutmayan yaşlı teyzeler gibi çöküyorum kalbimin kaldırım taşlarına. Bazen diyorum ki şu güzelim memleketimde ki ucuz olmayan hiç bir şey gibi, keşke sevdalarda, sevgilerde ucuz olmasa. En azından kimse kimsenin kalbinin arka bahçelerini böyle kolay talan edemezdi. Kimse kimseyi böyle kolayca yorgun düşüremezdi hayattan. İçimde ki karaların aka çıkmadığı bir akşamdan tekinsizce düşüyor sitemlerim, odamın ıssız duvarlarına. Bazen içimizdeki hüzünler öldürmüyor da, bir çift kelam öldürüveriyor iki dirhem bir çekirdek olan kalbimizi. Beti benzi solmuş sevgiler, ayın inceden okunduğu bir gecenin koynunda, kentin ıslak kaldırımlarına düşüyor iç çekerek. Önümüze sürülen yorgunluklarımızın ardından sormamız gerekir belkide, gölgesi bozuk bir gecenin kimsesizliğine. Hadi itiraf edelim demli gözlerimizin ardından kalbimize."Herkes biraz yormaz mı sevgiyi... Herkes biraz hor görmez mi sevenleri.""Yazının Tüm Hakları Korunmaktadır."
kimileri mıstalyon olarak telafuz etse de köyün tabelasında mustalyan diye yazdığını anımsıyorum.
Beyoğlu’ndaki House Cafe’ye sırtınızı dönüp hemen karşı sokağa girin, sokağın sonuna kadar emin adımlarla ilerleyin.. İşte karşınızda J’adore!
feyza çok sevecek
Adres : İstiklal Cad. Emir Nevruz Sok.No:22, Beyoğlu / İstanbul
görsel
bir yılmaz erdoğan şiiridir.

''Çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
Bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
Bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz Ama tanrım neyi?)

Kahve önü çatlak mozaik
Bel kemiğine tehdit
Kürsüler üstünde
Çok sigara içen
Öğrenciler ''
1951 Bingöl doğumlu olan Ali Haydar Haksal, Erzurum'da Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiştir.Marmara üniversitesi, İlahiyat Fakültesi İslam Düşüncesi Anabilim dalında yüksek lisans yapmıştır. "Kur'an-ı Kerim'de Güzel Kavramı" üzerine tez hazırladı. Bir grup arkadaşı ile birlikte Yedi İklim dergisinin kurucuları arasında yer almıştır.