Dünyada Mekan Taksim Hazzopulo Pasajında freelance çalışanlar için ortak çalışma alanı sunuyor. Freelance ve beyaz yakalı çalışanlar ya da işsizler için bir çalışma mekanı ihtiyacı üzerine kurulmuş. Ticari bir işletme değil kolektif çalışan bir topluluk ile ayakta duruyor. Çalışma mekanı ihtiyacı hisseden herkese kapıları açık. 10:00 – 17:00 saatleri arasında çalışma, sonrası için de küçük toplulukların etkinlik, toplantı gibi faaliyetlerini gerçekleştirmesi için müsait. Mekanda çay kahve bulunuyor ve ücret alınmıyor. Ücretsiz ve gönüllülük anlayışı üzerinden faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor. Burada Ofissizler adındaki bir oluşum tüm freelance çalışanların dayanışma ağı olması hedefiyle kurulmuş.

kaynak
Kahvehaneler, ortaya çıktıkları günden bu yana insanların toplanma, görüşme, karar alma, görüş
alışverişinde bulunma gibi misyonlar üstlenmiştir. Edebiyatçı kahvehanelerinin de edebiyatçıların yazarlık
kariyerlerinde ve anılarında büyük önemi olduğu görülür. Reşat Nuri Güntekin, Yahya Kemal Beyatlı,
Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Peyami Safa, Cahit Sıtkı Tarancı gibi edebiyatımızda derin iz bırakmış
olan yazar ve şairler, edebiyatçı kahvehanelerinde yetişen ve bu kahvehanelerde gençlerin yetişmesine
vesile olan isimlerden bazılarıdır. 20. yüzyılın başlarından 1950’li yıllara kadar varlığını sürdürmüş olan
Küllük Kahvesi, yüzyılımıza damga vurmuş onlarca edebiyat, sanat, fikir ve düşünce insanının
yetişmesinde çok büyük rolü olan edebiyat mahfillerinden biridir.


Mehmed Ali YILDIZ, “Beyazıt’ta Bir Kültür Ortamı: Küllük Kahvesi,”
Mavi Atlas, 4/2015: 96-107.
Ciltçi, ciltçilik.Serbest çalışan ve sarayda çalışan mücellitlerin yanında bir üçüncü grup mücellit de kütüphanelerde kitap bakımı ve onarımı için görevlendirilmiş olanlardır. (Türk cilt sanatı - Mine Esiner Özer)
Genel yayın yönetmenliğini Muhammed Müznevi'nin yaptığı "Mahfel Dergisi" Bursa ilimizden istediğiniz yere yayılır.
Gâvur, Türkçede Müslüman olmayan kişileri belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Osmanlı Devleti döneminde Farsça gebr sözcüğünden Türkçeye girmiş ve bu dönemde gayrımüslimleri, özellikle de Rumları nitelemek için kullanılmıştır.1856 yılında Osmanlı Devleti içinde ilan edilen ve Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan, hangi dinden olursa olsun herkesin birbiriyle eşit haklara sahip olmasını öngören Islahat Fermanı ile birlikte, Gâvur sözcüğünün de içinde bulunduğu pek çok küçük düşürücü kelime yasaklanmıştır.Sözcük Farsçadan ilk alındığında aşağılama ve hor gösteren bir anlam içermekteyken toplum arasında hızla yayılmış ve Arapça kâfir sözcüğü ile eşanlamlı olarak kullanılmaya başlanmış, hakaret güden anlamını büyük oranda korumuştur.Gâvur sözcüğü Türkçe üzerinden Balkanlardaki pek çok toplumun da diline girmiştir. Bu sözcüğe Bulgarcada Gyaur, Rumencede Ghiaur, Sırpçada ve Hırvatçada Kaurin, Arnavutçada ise Kaurr denmiştir.
cankurtaran ile kadırga semtlerinin kesiştiği alanda, bulunduğu mahalleye adını veren küçük bir cami.
nedendir bilmiyorum şöyle durup bi baktığımda içine doğru çeker.
mahallesini de kendisini de özellikle sessizlğinden dolayı çok severim.
Beyoğlu’ndaki House Cafe’ye sırtınızı dönüp hemen karşı sokağa girin, sokağın sonuna kadar emin adımlarla ilerleyin.. İşte karşınızda J’adore!
feyza çok sevecek
Adres : İstiklal Cad. Emir Nevruz Sok.No:22, Beyoğlu / İstanbul
görsel
murat bey ve ekibi tarafından nasıl dışlandığımı derginin yayın yönetmeni melek rada tarafından nasıl şiddet gördüğümü yarın gece periskop hesabımdan açıklayacağım.

şaka şaka delikanlı adamın periskop hesabı mı olurmuş!
farsça bir kelime,bağlı, tabi anlamına gelir.Örn; 'Koca bir memleketin ırzı, hayatı ve malı/ Ona vabeste kalır.'-Tevfik Fikret
Osmanlı'nın en önemli yapılarından olan Abdülmecid Efendi Köşkü, 16. İstanbul Bienali boyunca Ömer M. Koç koleksiyonuna ait eserlerden oluşan "İçimdeki çocuk" sergisi Türkiye’den ve dünyadan birçok sanatçının 100'den fazla eserini sanat severlerle buluşmasını sağladı.

17. yy günümüze kadar resim, fotoğraf ve heykellerden oluşan sergi görsel zevkinizi geliştirirken bir yandan da insanların gitgide içindeki çocuğu unuttuklarını ve o çocuğu dinlemeyi bıraktıklarını da anlatmak istemiş ve içindeki çocuğu daima dinlemelerinin önemini de vurgulamıştır

İçimdeki Çocuk sergisini 10 Kasım 2019'a kadar, pazartesi hariç haftanın her günü 11.00 - 19.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.

görsel
(Fotoğraflar şahsıma aittir)
Savaşta tutsak düşüp köleliğe mecbur tutulanlar, köle gibi alınıp satılanlar onurlarından birşey kaybetmeyebilir. Fakat kendi ruh ve zihnini başkalarına köleleştiren insan, insanlık onurunu yitirmemiş midir?
heybedar.com adresinde şiire yakın, şiir olmaya aday metinler için önerdiğim kategori ismidir.

alt kategoriler
-kanayan
-yara
sesi de sohbeti kadar güzel sakin bir müzisyendir kendisi.
youtube kanalında birçoğu kendisine ait şarkıyı dinleyebilirsiniz.

bir gün hakettiği değeri görmesi dileğiyle.
'ilişkilerimizdeki tsunamilerin etkisini yatıştıran bir kızılay çadırı' (bkz:Murat menteş'in ruhi mücerred kitabından bir alıntı syf:69
ANT



Bir ant içmişiz ki Hakk'ın dilinden
Haydi Arş'a kadar gel bunu haykır !
Korkma tünediği o kof ininden
Çıkar izmihlali zulmetini kır !

Belki ufukları saracak kabus
Senin bir tüy kadar narin canın var
Kızımın başında mukaddes namus
Kalbinde tunçlaşmış bir imanın var

Çiğnense ayaklar altında toprak
Gökler sana ağuş açmış yiğidim
Güneşe set çeken ufuklara bak !
Kimdir davamıza hançer sokan kim ?

Ey garb ordularla boynumuzu ez !
İster tufan gibi yağ üstümüze
Kutsal andımızın şavkı bükülmez
Getirir yepyeni çağ üstümüze

Garb denen bu vahşi medeniyetin
Bakın takvimlerden zaman hattına
Kıbleme elleri değmez savletin
Ve kokmuş nefesi Türk Vatanına !

Zuldür ölümlere ana yurdunda
Değil mi inlerse nefessiz taşlar !
Bir Hilal uğruna cihad yolunda
Yıkılmaz kaledir o masum başlar !

Göklerden yerlere müjdeler yağar
Akar kanlarımız hep oluk oluk
Nasıl bir ufacık makbere sığar ?
Bu yüce davayı haykıran soluk !

k.a.gazioğlu


Dini devlet mülk-ü millet için ant içmiş ve içecek bütün kahramanların aziz hatırasına!
Kahveyi keşfeden Şazeli tarikatının kurucusu Ebu’l Hassan Şazeli’dir. Kâtip Çelebi’nin
rivayetine göre Şeyh Şazeli, 1258’de Hacc’a giderken yolda müridi Şeyh Ahmed ile
beraber sohbete daldıkları sırada kendisine verilen kahve çekirdeklerini kaynatarak
içmiştir. Bundan dolayı Şeyh Şazeli, kahveci esnafınca “pir” kabul edilir. Önce
Habeşistan ve Yemen’de, ardından Mekke’de ve Kahire’de tanınan kahve, Solakzâde’ye
göre Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferini takip eden yıllarda Müslüman tüccarlar
tarafından -Yemen, Cidde, Kahire ve İskenderiye’den geçerek- İstanbul’a getirilmiştir.

Gündelik hayatta tanınması ve yaygınlaşması ise Kanunî Sultan Süleyman devrinde
olmuştur (Emeksiz 2009: 123).
Kahvehaneler hiçbir devirde sadece bir şeyler içilip geçilen yerler olmamıştır. Satranç,
tavla, dama, piket, bezik ve türlü kâğıt oyunları, gençler arasında yüzük ve tuğra oyunları
buralarda oynanmıştır. Buralarda günlük, siyasal ve edebî sohbetler edilmiş, mahalleli
birbiriyle buralarda buluşmuştur. Boş zaman avcısı şeklinde de nitelenen kahvehaneler,
zamanla örgütlü eğlencenin satın alındığı kamuya açık ilk din dışı boş zaman işletmeleri
olmuştur (Emeksiz 2009: 135).



Mehmed Ali YILDIZ, “Beyazıt’ta Bir Kültür Ortamı: Küllük Kahvesi,”
Mavi Atlas, 4/2015: 96-107.
İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda Boğaz, güneyde Marmara ile sınırlanır. Tek kara bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans döneminden kalma surlar ile sur yıkıntıları tarafından çepeçevre sarıldığından Suriçi diye anılır.
istanbul’un ilk harcını, isa’nın doğumundan yaklaşık 700 yıl önce, orta yunanistan kentlerinden olan megara’dan gelen bir grup kardı ve kalkedon’u, yani bugünkü kadıköy’ü kurdu. bundan yaklaşık 25 yıl sonra gelen ve başlarında kral byzas olan ikinci megaralı grup ise sarayburnu’nun olduğu yere yeni yurtlarını kurdu ve adına byzas dedi. işte bugün “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” olarak bilinen bölgenin bu öyküsüyle beraber, istanbul’un şiirlere, efsanelere, hafızalara konu olacak yolculuğu da başlamış oluyordu.“nefs-i istanbul” tarihi boyunca 140 adla anıldıinsanlığın zengin birikimlerini taşıyan “nefs-i istanbul”, henüz milattan sonra 330 yılında, doğu roma imparatorluğu’nun başkenti oldu. büyük roma imparatoru 1.konstantinus döneminde istanbul’un nüfusu dört misli büyüyerek 200.000’e ulaştı. roma imparatorluğu’nun başkentinin roma şehrinden istanbul’a geçişi 40 gün süren eğlencelerle kutlandı. istanbul’un adı da “yeni roma” anlamına gelen “nova roma” olarak kondu. istanbul daha sonraki tarihi süreç içerisinde konstantinopolis, roma, asitane, dersaadet, el faruk, islambol, darü’l hilafe gibi yaklaşık 140 ad ve unvana sahip oldu.surlar, avrupa’nın en uzun savunma yapılarındançiftçilik ve balıkçılıkla zenginleşen istanbul, ege’den karadeniz’e gidip gelen gemilerin uğrak yeri konumuna yükselen haliç limanı’yla çok geçmeden bir dünya kenti oldu. adına “eski dünya” denilen akdeniz havzası buradan yönetildi. dolayısıyla bu “tarihi yarımada”, eşsiz güzelliği ve stratejik konumu nedeniyle başka devletlerin ve büyük liderlerin iştahını kabarttı, hayallerini süsledi. bu yüzden istanbul, yüzyıllar boyunca onlarca saldırı, işgal ve kuşatma yaşadı. bu imparatorlar şehrini koruyan ana savunma unsuru, şehri çepeçevre saran surlardı. her krallık veya imparatorluk, bu emsalsiz yerin güvenliği için şehri sarmalayan surlar inşa etmişti. şehir sürekli büyüdüğünden, yeni yapılan surlar, bir öncekini de kapsayarak genişliyordu. sonuçta 30 kilometreye yaklaşan uzunluğuyla avrupa’nın en uzun savunma yapılarından biri ortaya çıkmıştı. işte, eski istanbul’a (yani nefs-i istanbul’a) “suriçi” denmesinin sebebi buydu.üç imparatorluğun başkenti2700 yıllık tarihi boyunca “tarihi yarımada”, diğer deyişle “suriçi” 3 büyük imparatorluğa başkentlik yapan tek dünya şehri oldu. bunlar, doğu roma, bizans ve son olarak da osmanlı imparatorluklarıydı. doğu roma’dan bizans’a geçiş niteliksel değil, niceliksel bir geçişti. bugünkü eminönü ve fatih ilçelerini kapsayan istanbul suriçi, yaklaşık 2700 yıllık tarihi boyunca çok köklü uygarlık izleri bıraktı. çok farklı kültürlerden, dinlerden, medeniyetlerden süzülüp gelen anıtsal yapılar, mimari eserler, kültürel değerler tarihi yarımada’yı bir bir süsledi.“dünya mirası”nın farkında mıyız?ancak, günümüz insanı bu değerlerin hiç de farkında değil... bırakalım türkiye genelini, istanbul’un bu bölgesinde yaşayıp da etrafını saran yüzlerce anıtsal ve mimari eserin ne ifade ettiğini kaç kişi biliyor? bu bölgeye, hemen her gün dünyanın dört bir tarafından yüzlerce turist geliyor ve insanlığın bu derin izlerini en küçük ayrıntısına kadar duyumsayarak hazzediyor. oysa bu toprakların ev sahipleri ise, ağır medya bombardımanıyla da pekiştirilen popüler “cılk” kültürün adeta birer aktif oyuncusu rolüne soyunmuş durumdalar. kah taraftarı olduğu takımın kavgasını yürüterek, kah “kaynana”, ”gelin” muhabbetleri yaparak, kah da günlük ekmeğini kazanma telaşında olarak mecburiyetten(!) oysa ortaokuldan başlayarak eğitimin her kademesinde, sokakta, iş yerinde ne de çok (hamasi) “tarih nutukları”yla yoğurmuştur fikriyatını, günlük yaşamını... halbuki hemen burnunun dibinde pratik ders alabileceği o kadar çok değere sahip ki!..dünyanın “sıfır noktası”örneğin sultanahmet’te bulunan “milion taşı”nın ne olduğunu, nerede bulunduğunu ve ne anlam ifade ettiğini kaçımız biliyor? o milion anıtı ki, bulunduğu yer, yaklaşık 2500 yıl boyunca dünyanın tam ortası, yani sıfır noktası sayıldı (şimdiki grinwich).“her yol sultanahmet’e çıkar!”bütün mesafe, saat, takvim ayarı buraya göre yapıldı (taa ki dönemin ingiliz sömürgeciliği grinwich’i uyarlayana kadar). istanbul uzunca bir dönem doğu roma imparatorluğu’nun başkentiydi ve “her yol roma’ya çıkar!“ sözü işte bu “milion taşı” sebebiyle üretilmişti. dünya hıristiyanlığının ilk anıtının çemberlitaş’taki imparator 1. konstantin anıtı olduğundan haberdar mıyız? o anıt ki, imparatorun annesi, kudüs’ten, isa’nın gerildiği çarmıhı getirtmiş ve bu anıtın dibine koydurtmuştu. veya dünyaca meşhur “kaşıkçı elması”nın, eğrikapı çöplüklerinde bir fakir tarafından bulunup, 3-4 tahta kaşık karşılığı satıldığını biliyor muyuz.? peki ayasofya’nın hıristiyanlığın ilk abidevi kilisesi olduğunu? ya da eyüp sultan’ın surların kuşatılması sırasında bu bölgede öldüğünü? hipodrom’u, at meydanı’nı, tekfur sarayı’nı, topkapı’yı...?kardeşliğin ve hoşgörünün toprağı“suriçi”nde kültürler, dinler, ırklar yüzlerce yıl barış içinde, bir arada yaşadı. birbirini dışlamadan, saygı duyarak... osmanlı dönemi, suriçi’nin bu özelliklerinin daha da pekiştiği bir süreç oldu. örneğin, ermeni patrikhanesi, fatih sultan mehmet’in isteğiyle kuruldu. osmanlı mimarlık eserleri peşi sıra yükselirken, roma ve bizans uygarlığından devam edegelen eserler (1-2 istisna hariç) yıktırılmadı... tarihi boyunca hep ilklerin ve hoşgörünün başkenti oldu “nefs-i istanbul”... roma medeniyetini misafir ederken pagan olabilmiş, isa’dan sonra ise ilk özgür hıristiyanları bağrında büyütebilmişti... fetihten sonra kapılarını islama açarken, din baskısından ötürü ispanya ve portekiz’den kaçan yahudileri bir ana sıcaklığıyla kucaklayabilmişti suriçi... çok farklı din ve kültürler, bir arada, barış içinde yaşamanın ahengini ve güzelliğini suriçi’nde öğrendiler... bu armonide, müslümanlarca kutsal mabetlerin harcını gayr-ı müslim tebalar kardı, tüm hünerlerini sergileyerek... paskalyalarda, ramazanlarda komşu evler, inancın tevekkülünde birleştiler dinlerine bakmaksızın... yahudi gelinin boynunu süryani kolyeler süsledi dışlanmadan... sokakta oynayan, okula giden her çocuk, birkaç dilde “günaydın!” demeyi de, küfretmeyi de bilirdi suriçi sokaklarında, her esnafın birkaç dilde “kaç para?” veya “bereket versin!” demesini bildiği gibi...dünya şehriancak özellikle 1950’lerden sonra büyü bozuldu. uygulanan yanlış kentleşme politikaları bölgedeki zengin tarihi dokuya büyük zarar verdi. ayrıca dönem dönem değişiklik gösteren siyasi ve sosyal politikalar da buradaki çok kültürlü ve renkli toplumsal hücreyi erozyona uğrattı. bugün suriçi yitip giden binlerce eserine rağmen, ayakta kalma mücadelesi veren yüzlerce değeriyle halen bir “dünya mirası” olma özelliğini koruyor. giden için “çok üzülmek” ,ancak kalanlar için de “duyarlı” olmak zorundayız. “suriçi”, diğer deyişle “tarihi yarımada”, bir “dünya şehri”...tarihten güncele yolculukankara televizyonu belgesel programlar müdürlüğü tarafından hazırlanan 8 bölümlük “tarihin kıyısında suriçi” belgeseli, tarihten güncele keyifli bir yolculuk... yapım süresince, bölgede gerçekleştirilen çekimlerin ve yapılan röportajların yanı sıra birçok sanatçı ve grup da fiilen katılarak belgesele destek sundu.30 mayıs 2005’ten itibaren trt-2’de yayınlanacak olan belgesel zafer akturan (yapım-yönetim), uğur hoşafçı, tahir ateş (kamera) , şule selen (kurgu), mustafa akturan, gürkan anıl, ahmet osan (yapım yönetim yrd.), ahmet aksoy (seslendiren), engin aybakan (seslendirme yönetmeni) imzasını taşıyor.
istiklal'de abimle buluştuğumuz güzel mekandı. bugün kapandığını öğrendim .yazık oldu.
görsel
Melkon Alemşeryan, 2 Mayıs 1895’te, dönemin en kozmopolit şehirlerinden biri olan İzmir’de doğar. Babası tüccar Garabed Efendi ile annesi Madam Hripsime’nin en büyük çoçuğu… Madam Hripsime, gençliğinde Levantenlerin gözde enstrümanı gitara merak salar, fakat bir türlü gitar bulamayınca, ona en yakın enstrüman olarak kendisine önerilen udu çalmaya başlar. Bu sayede, küçül Melkon, neredeyse ud kendisinden daha büyükken, ilk kez enstrümanı eline alır ve “o benim efendim” diyeceği ve rahatsızlığından ötürü bir yıl uzak kaldığı için ağır depresyona gireceği uda mızrabı vurmaya başlar.

17 yaşına geldiğinde, askere çağrılır, fakat savaşı eksik olmayan bir orduda askerlik yapmak istemez ve gemiyle Atina’ya gider. Atina’da hiç yabancılık çekmez, zira İzmirli olduğu için gayet güzel Rumca konuşuyordur. Tavernalarda, kahvelerde tek bildiği işi yapar, ud çalıp şarkı söyler. Atina’da tanıştığı Aşil Pulos’la, şanslarını ABD’de denemeye karar verirler ve 1921’de gemiye atlayıp New York’a doğru yola çıkarlar. Pulos, Alemşeryan ve udu…


tamamı için
domaini türkçe karakterli alamadığımız için kulluk.net olarak almamıza sebep olmuştur. belli mi olur bakarsınız memleketin en kaliteli bilgi platformu olur.